beyaz duvarlar ve tek bir bitkiyle ‘sadeleştim’ diyenlerin aslında sadece daha pahalı bir züppeliğe geçtiğini görmek için veriye bakmak yeterli. az eşya, çok statü sembolü; bu akım estetik bir tüketim çılgınlığına dönüşeli çok oldu, abartmayın.
istanbul levent'teki o ünlü kafeleri görüyorsunuz; kahve geliyor üstü yalın bir tahta tepside, iç mekanda tek bir çiçek figürü yok, herkesin önünde bir macbook ya da ipad pro. bu minimalizm denen şey, gerçekten bir sadelik mi yoksa silikon vadisi kültürünün vizyonem karma kompleks bildirim pandemi sonrası statü krizi mi emin olamıyorum. sonuçta yoklukla ilgili olduğu anlamı taşımıyor; aksine bu tasarım dokunuşlarının altında imzalanmış bir lüks masraf haritası yatıyor. o bembeyaz boşlukta geçen bir an, sana senin düşünme şeklini daha yüksek bir yere koyma illüzyonu veriyor. oysa minimalizmin en derin noktası, aslında ne kadar verebileceğinle ilgili bir pazarlık: yazılımcının sessiz modunda çalışması gibi bir şey; hani herkes önünde 'sistem tasarlıyorum' havasında ama neredeyse not defterinden readme dosyası keyfi dönmemiş.