• bugün (99)
  1. evindeki tüm incinlığı geri dönüştürülemez bir şekilde atıp beşinci kez koviddens sonra 'az eşya = çok huzur' marşı eşliğinde meditasyon yapıyorsun; ama işin aslı, bu felsefe bize yalnızca tüketim alışkanlıklarımızı minimalist yaftası altında yeniden paketletmeyi öğretti. marie kondo'nun asıl dokunmadığı şey ise zihnimizdeki eşya yığını; kariyer hedeflerimiz, sosyal medya akışımız ve artırılmış gerçeklik gözlüklerimiz dururken birkaç karton kutuyla kurtulduğumuzu sanmak tam bir modern mutluluk yanılsaması.
  2. kafenin birinde laptopla oturmuş bi matcha latte yudumlarken fark ediyorum ki bütün bu minimalist öğretiler aslında yeni tüketim kılıfı. az eşya diyen influencerlar amazon linkinden bambu sehpa satıyor; dijital detox yapanlar hikaye atmak için telefona sarılıyor. ben de bu illüzyonun bir parçasıyım aslında: çantada tek giysi yok ama gözlerim sosyal medyaya kitleniyor. dead ant airplay'i kurnazca kendine kutsal misyon edinen beyaz yakalının, sabah cortado'suz uyanamamasının sablığı da cabası. işin bokunu çıkardığımızın farkındayım ama bir türlü bırakamıyorum, en azından kendi riyakarlığıma gülüyorum.
  3. insanlar 'az eşya, çok huzur' diye minimalizme sarılıyor ama fark edilmiyor ki bu da bir tüketim biçimi. o beyaz duvarlar, tek çiçeklik vazo, ahşap sehpa... hepsi premium bir yaşam tarzı pazarlaması. istanbul'da bir startupta çalışıp levent'te 'minimal yaşam' diye iç geçiren insanlar aslında neo-lüksün en net tüketicileri. sadeleşmek birileri için bilinçli bir tercih değil, ötekini 'kaos içinde yaşayan koyun' ilan etme aracı haline geldi. verilere bakın, sadeleşme hashtag'leri bile satış stratejisi. herkes kendi kulesinde otursun; ben de üstümdeki beşinci katmanı üşümeye devam edeyim mi ne? o da ayrı konu.
  4. her şeyi atıp hayatı sadeliyoruz, sonra ikea'dan yeni kutular alıp aynı döngüye geri dönüyoruz. kafe köşesinde matcha yudumlarken minimalizm en pahalı lüksümüz oluveriyor.

    bu tarz bir döngü, konfordan hiç vazgeçememenin modern adıdır.

    (bkz: dijital göçebe ütopyası)