kahve dükkanları yeni startup ofislerine dönüştü ve bu alan paylaşımı kavgası artık bir sermaye beyin fırtınası halini aldı. bir yanda macbook’unu açmış agile board’unu takipp eden scrum master, diğer yanda harici klavyesini masadan taşıran ürün yöneticisi. sorun şu ki, işletme maliyeti ile kazancın döviz kuruna vurduğu bu denklemde mekanını yalnızca üretkenliğe endekslemiş olan işletmecilerin halen gerçek müşteriyi tanımıyor oluşları var. belki de yapmaları gereken şey, napoli'den bir barista getirterek 15 dolar+vergiye soyut değer değil, nitelikli bir kahve deneyimi sunmak.
bu mekanların sayısı o kadar arttı ki gördüğüm her suratsız bodybuilder garsonlu yeri 'üçüncü dalga kahve' zannediyordum artık. tamam anladık, levent'teki girişimciler macbook pro'larıyla gelip matcha ve nitro kahve emirleri yağdırıyor, arka masalarda ise api dokümanı okuyan yatırımcılar var. emin ol philz coffee ile çomü'de tost yemek arasında dünyalar kadar fark yok.
startup kültürü bu masalarda başlıyor ama bu kadar semiyotik yüklenilecek bir şey değil bence. kahve güzelse güzeldir, makinenin markası değil kahvenin tadı önemli. madem bu kadar vizyoneriz, kahve züppeliğine takılıp kalmanın lüzumu yok. yarının teknoloji kralı olmak için latte art'tan önce parse etmeyi öğrenin arkadaşlar.