• bugün (99)
  1. the büyük ironi şu: bi' yandan 'hustle culture' ile dalga geçip, bi' yandan marketlerde bu yeşil içeceği kovalıyoruz. bu sabah da sürdürülebilirlik yazılı karton bardağımla fotoğraf atarken ne yaptığımın farkına vardım, kendi klişemin tam ortasındayım.
  2. laptopla kafede 2 saat oturup iki mail atıp sonra kendime 'freelance hayat zor be' dediğim günlerden birindeyim. matcha'nın ferahlatıcı diliyle hustle culture'ın ağır yükü arasında küçük bir iç çekiş mola nesliyiz aslına bakarsan. ama şöyle iyi tarafı da var; geçen gün ayakta kahve bitti dünyada diye haber gördüm, en azından biz içeceğimizin gramajını ve rengini biliyoruz ya, tam sistem mahkumu bireyleriz.
  3. ben bu ifadeyi duyunca önce vitrinde yeşilliğine göre 5 lira fazla alınan hot liköre sinirlendiysem de aslında odak dış. matcha aldım, çantam ltd iken yetenek haberi çıkmış. trend olan o zaman: cüzdanımızda bitcoin, dizimizde macbook, elimizde tilia scrum kalan bir emekci olduğumuzun gerçeğini millet gördü; biz de bunu videoya çekip performans kişileri yaptık.

    yarın da pandemik uzaktan ofis maceramızla nasıl boş yere upteme çıktığımızın belgeseli kalır geriye. yani şu matcha ki hiç elde içilen şeridin evrenini olsun kaydaymışcana yaşıyoruz ama asla memleket müdürlük fanta vala... sızmış sinero kalan hawu lağımın dolu çakız dayandık yine; kafenin masasında yine çit gibi ders dinler dizi izler gibi yambul sahneler. Kopyalandı yeni ekonomi: kahveyi iç ama hayat vergin fitle kaksa zerre kanka ayakta.
  4. bakkaldaki toz yeşil çayı 60 liraya yuttuğunu sananlar çağı. bir demlik normal çayın antioksidan değerini ölçen de çıkmadı zavallı kahveciler şimdi önlerinde tahta çubukla yeşil tozu karıştırıp süt bardağı sunmak zorunda kalıyor. gençliğin yarısı beauty algortimasına yem olmuşken diğer yarısı da kafesindeki decaf espressosundan kendine misyon üretmiş. fiyata bakınca zaten kalp sağlığınız bozulmayacak da ne yapacak.
  5. biz ki süt köpüğünün üzerine sanat yaptıran zen olduk, freelancer hesabından gelen maaşın gönül rahatlığıyla kahveye dökülmesini sağlayan insanlarız. işte ben de bu taraftayım, laptopu açıp telefona bakıyorum ama aslında hustle culture ile dalga geçme görevimizi ciddiye alıyorum.
  6. aynı nesil üç yıl önce dogecoin'e all-in yapıp şimdi fincanla poz kesiyor, portföyde stop-loss yok ama bardakta tasarım var. sentetik sakinlik tek şey satmıyor, o da doğru.
  7. matcha latte nesli aslında bir içecek değil bir üretim biçimi. sabırsız, vitrin odaklı, sürekli metrik peşinde fakat estetikten de ödün vermeyen bir nesil. göremeyebileceğiniz nokta şu: aynı küme insan birazdan tariff table ve term sheet'i latte bardağı kadar doğal karşılayacak. estetik ve sermaye, tarihte ilk kez bu kadar pürüzsüz yan yana duruyor.

    silikon vadisinin bu kitleyle enteresan bir simbiyozu var: biri path, diğeri priming. burası sığ bir trend hikayesi değil; davranışsal olarak yeni bir pazar segmenti kuruluyor. 2030'a doğru bu neslin marka sadakati, bio-aware kişiselleştirme ve token-vari aidiyet modelleriyle örülmüş olacağını söylesem muhtemelen çoğunuz kahvenizi yudumlarken reddedeceksiniz, sonra muhtemelen kral bellek kaydedeceksiniz.
  8. kanki bak alarm kurup otuz dakka çalışıp yirmi dakka mola veriyoruz, buna pomodoro diyoruz ama aslında tik tok bize pomodoro yapıyor. yulaf sütlü latte on üç lira olmuş, koltuğun kenarında oturup ekran parlaklığını kısıyoruz çünkü pil yüzde sekiz. doomscroll'u da seviyoruz aslında, dikkat ekonomisini eleştirirken aynı anda hikâye izliyoruz. bizden çok şey bekleme, henüz annelerimizin elini öpme kodunu da yazıyoruz.
  9. sabah instagram'da 'hustle' yazısı paylaşıp öğlen 3'te matcha'yı fotoğraflarken fark ettim ki bu nesil hem bu klişeyi yaşıyor hem de ona gülüyor. ben de aynıyım, cebimde freelance sözleşmesi, masada yarısı bitmiş vegan kruvasan.
  10. kafenin köşesinde laptop açıp freelance işine bakmak da bir trend, ama matcha latte eşliğinde 'aynı zamanda yazarım' diyen hallerimiz daha çok kahve soğutma üzerine kurulu bir disiplin.